

Görkem Evci - Osmanlı’da alfabe tartışmalarını 19. yüzyıldan itibaren görebiliyoruz. Bu tartışmalar, modern okullar kurulup okul sayısı artarken okuma-yazmanın kolaylaştırılması, okur-yazarlığın artırılması bağlamında ilerler.
Osmanlı’da “harf ıslahatıyla” ilgili konuşan ilk isimlerden biri, maarif nazırlığı da dâhil devlette önemli görevler yapan Mehmed Münif Paşa’dır. Münif Paşa, 1862 yılında “modern ilmi ve kültürü yaymak için kurulan” Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’de yaptığı konuşmada Arap harflerinde “hareke” kullanılmadığı için bir kelimenin birçok şekilde okunabildiğine dikkat çeker.
Ünlü harfler sorunu
Hareke, Arap alfabesinde harflerin nasıl seslendirileceğini göstermek için üzerlerine konulan işaretlerdir. Kelimeler Arap harfleriyle yazılırken -kabaca anlatmak gerekirse- ünlü harfler olmadan yazılır. Harekeler aslında kullanılmayan bu ünlülerin yerine geçer ancak Arap harfli Osmanlı Türkçesiyle yazılmış metinlerde hareke kullanılmaz. Bu nedenle Mehmed Münif Paşa’nın dediği gibi -örneğin Harf Devrimi sonrasında hazırlanan meşhur bir pankartta belirtildiği üzere- “kef” ve “lam” harfleri yan yana gelip bir kelime oluşturduğunda bu kelime “gül”, “gel”, ve “kel” şeklinde okunabilir. Mehmed Münif Paşa, bunun özellikle özel isimler konusunda sorun teşkil ettiğini söyler. Harfler nedeniyle okuma-yazmanın zor öğrenildiğini, kitap basmanın da zorlaştığını anlatır. Kitap basmak zordur çünkü Arap harflerinin kelimenin başında, ortasında ve sonundaki yazımları aynı değildir. Bu durum, harflerin matbaada tek tek dizildiği o dönemde, kullanılması gereken harf sayısını artırdığından zorluk yaratır. Mehmed Münif Paşa, sesli harf olarak harekeleri kullanmak ve harfleri ayırmak gibi çözümler sunar.
Yine bu yıllarda Ahmed Cevdet Paşa, Türkçede bulunan ancak Arap harfleriyle gösterilemeyen sesler için bir yol bulunması gerektiğini yazar.

Ahundzâde’nin icadı
Azerbaycanlı yazar Ahundzâde Mirza Feth Ali de “alfabe ıslahatı” yanlılarındandır. Edebiyat araştırmacısı Feyziye Abdullah Tansel, Ahundzâde’nin yeni tarz harfler hazırladığını, 1863’te bunların Osmanlı yönetimine sunulduğunu anlatır. Yine Arap alfabesini temel alan ancak bazı değişiklikler içeren bu harflerin Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye tarafından tetkik edilmesi istenir. Müzakerede harflerde yeniliğin şart olduğu, Ahundzâde’nin harflerinin belli kolaylıklar getirdiği ancak matbaa için yine zor olduğu sonucuna varılır. Ahundzâde, daha sonra Latin ve Kiril alfabeleri karışımı yeni bir alfabe de önerecektir.
Değişimi savunan çok
Hayreddin Bey, 1869’da harfler değişmedikçe gelişme sağlanamayacağını yazar. “Kuran harfleri baki kalmak üzere idare ve ticarette eski harflerin daha sade ve kolay bir usulle değiştirilmesi gerektiğini” belirtir.
Leh kökenli Mustafa Celâleddin Paşa da Arap harflerinin Türkçeye uygun olmadığını savunuyordu. 1870’lerde Paris’teki oğluna mektup yazarken Latin harfleri kullanarak fikirlerini uygulamalı olarak da gösterdi.
İttihat ve Terakki’nin kurucularından İbrahim Temo da II. Meşrutiyet öncesi Latin harflerinin en ısrarlı savunucularındandı. İbrahim Temo, Latin alfabesinin Türkçeye uygun hale getirilerek kabul edilmesi gerektiğini söylüyordu.
1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra bu konudaki tartışmalar daha da arttı. Öncesinde görüşler daha çok Arap harfleri üzerinde bazı değişiklikler yapılması şeklindeyken 1908 sonrası doğrudan Latin harfleri yönünde bir ağırlık oluştu. Hüseyin Cahid de Latin harflerinin kabul edilmesi gerektiğini savunanlar arasındaydı.
Enver yazısı
1914’te Harbiye Nazırı Enver Paşa, ordudaki yazışmalar için yazıda bir ıslahat çabasına girişti. Bu öteden beri tartışıldığı gibi harflerin ayrı yazılması ve sesli harflerin de kullanılması şeklinde bir yenilikti. Harfler ayrı ayrı yazıldığı için birleştirilme usullerine göre değişen başta/ortada/sonda farklı yazım şekilleri de ortadan kalkıyordu. Hatalı okuma ihtimalleri ortadan kaldırılarak yazılı askeri emirlerin doğru olarak aktarılması amaçlanıyordu. Resmî adı Ordu Elifbası olan, “hatt-ı cedid”, “Enver yazısı”, “Alman yazısı”, “hurûf-ı munfasıla” (ayrık harfler) gibi isimler de verilen bu yazının kullanım ömrü kısa oldu.
Çözüm: Latin harfleri
Ordu Elifbası ile ilgili ilk haberler çıktığında basında ıslahın mümkün olmadığı, çözümün Latin alfabesine geçiş olduğuna dair yazılar da yer aldı. Ordu Elifbası kullanılırken toplanan bir komisyon da harflerin ıslahında mutabık kaldı ancak Enver Paşa’nın teklif ettiği şekli uygun bulmadı. Harfleri ayrı ayrı yazmakla kolay okunan bir yazı elde edilemeyeceğini savunan Komisyon’un üyelerinden Hüseyin Cahid, bu amaca ancak Latin harfleri ile ulaşılabileceğini söyleyecekti.
Ermeni harfleri önerisi
Alfabe tartışmaları sırasında Osmanlı topraklarında tek bir alfabe kullanılmadığını da hatırlamak gerekiyor. Başka dilleri bir kenara bırakın, Türkçe bile Osmanlı topraklarında tek bir alfabe ile yazılmıyordu. Edebiyat tarihimizde de önemli bir yeri olan “Ermeni harfli Türkçe” metinler bu konudaki en ilginç örneklerdendir. Öyle ki “ilk Türkçe roman” olarak nitelendirilen, 1872’de tefrika edilmeye başlanan ve 1875’te kitaplaştırılan Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’tan yıllar önce Ermeni harfleriyle basılmış Türkçe bir roman vardır: Vartan Paşa’nın Akabi Hikâyesi isimli Türkçe kitabı, 1851 yılında Ermeni harfleriyle basılmıştır. Osmanlı’da alfabe değişikliği tartışmalarında da Ermeni alfabesi gündeme gelmiştir. Macit Paşa, bir dönem alfabe sorunun Arap harfleri yerine Ermeni harflerinin kullanımıyla çözülebileceğini savunmuştur.
Arnavutların Latin Alfabesi
Çoğunluğu Müslüman olan Osmanlı idaresi altındaki Arnavutlar daha 1879 tarihinde Latin harflerine dayanan, edebiyat tarihimizin önemli isimlerinden Şemseddin Sami’nin hazırladığı İstanbul Alfabesi’ni kullanmaya başlamıştı. Müslüman ve Hristiyan Arnavutların ilk ortak alfabesi olan İstanbul Alfabesi ile Arnavutça eserler ve ders kitapları basıldı. Bazı Arnavut cemiyetleri yine Latin harflerine dayanan başka alfabeler de oluşturdu. Arnavutların Latin alfabesi kullanması, Latin harflerine geçilmesini isteyen Osmanlı aydınlarının öne sürdüğü argümanlar arasında yer alıyordu.
Daha 18. yüzyılda kullanılmıştı
Latin harfleri, Osmanlı topraklarında bilinmeyen, hiç kullanılmayan harfler değildi. İbrahim Müteferrika’nın 1730’da yabancılara Türkçe öğretmek için bastığı gramer kitabının sonundaki Türkçe “konuşma cümleleri”, Türkçenin Latin harfleriyle yazılmış en erken örnekleri arasındadır.
III. Selim’in kız kardeşi Hatice Sultan ile sarayın himayesinde çalışan Fransız Mimar Antoine-Ignace Melling arasında 1790’larda gerçekleşen mektuplaşmalar da “Melling Kalfa” Türkçe bilse de Arap harflerini bilmediğinden, Türkçe olarak Latin harfleriyle yapılmıştır.
19 yüzyıla gelindiğinde ise Latin harfleriyle ilgili başka bir zorunluluk ortaya çıktı. Osmanlı’da telgraf iletişimi teknik nedenlerle Fransızca üzerinden başlamıştı. 1855’te Latin alfabesine dayanan Türkçe Mors alfabesi üretildi. Böylece telgraf merkezlerinde Latin harfleriyle yazılmış Türkçe metinler de geçilmeye başlandı.

Adım adım takvimde değişiklik yapıldı
Miladî takvim, Cumhuriyet’in ardından 1 Ocak 1926’dan itibaren resmen kullanılmaya başlansa da Osmanlı’da da takvim tartışmaları gündeme gelmişti. Önce hicrî takvimin mali ihtiyaçlara yönelik hesaplamalarda yetersiz olması nedeniyle güneş yılı esaslı Rumî takvim kullanılmaya başlandı. Zamanla tüm resmi işlemlerde Rumî takvim esas alındı. Ancak Rumî takvim ile miladî takvim arasındaki 13 günlük fark da sorun yaratıyordu. İlk olarak 1910 yılında Rumî takvimin miladî esasa göre düzenlenmesi için kanun teklifi verildi. Ancak bu reddedildi. 1916’da resmi işlemlerde miladi takvimin Batı’da kullanıldığı şekliyle kabul edilmesi için bir kanun teklifi sunuldu. Bu teklif de kabul edilmedi. 1917’de I. Dünya Savaşı devam ederken özellikle Osmanlı’nın müttefiki Almanya ile zaman birliğinin sağlanması için yeni bir teklif hazırlandı. Meclis, 13 günlük farkın aradan kaldırılması talebini kabul etti. Böylece Batı ile gün ve yıl açısından uyum sağlamış oldu.
YARIN: “Cumhuriyet’in altyapısı hazırlandı”
