
Keşke Kimse Ölmeseydi
Her gün…
Tahsin TUNA
Sosyal medyada, belediye anonslarında ya da minarelerden yükselen o tanıdık sesle birilerinin bu dünyadan göçtüğünü öğreniyoruz. Ölüm sebepleri farklı; kimi hastalık, kimi kaza, kimi zamansız, kimi “vakti gelmiş” denilerek uğurlanıyor.
Elbette ölüm Allah’ın emri. Buna söz yok.
Ama insan bazen içinden geçirmeden edemiyor: Keşke kimse ölmeseydi… Keşke tüm canlar bir olsaydı da bu ayrılıklar hiç yaşanmasaydı.
Güzeli de gidiyor, çirkini de…
Genci de gidiyor, yaşlısı da…
Yakınımız da, hiç tanımadığımız bir insan da…
Ne garip bir sınav yeri şu dünya. Düşündükçe insanın aklı duracak gibi oluyor. Kimse yaşarken ölmek istemez. “Daha vaktim var” der. “Zamanı değil” der. Ama bir bakarsınız, hayatla arasına kalın bir çizgi çekilmiş. Sessizce, habersizce.
Ölüm, ebedî bir ayrılıktır.
Bu dünyaya söylenen son sözdür.
Geriye kalanlar içinse acı, gözyaşı ve derin bir boşluktur.
Ağlarız… Üzülürüz… Yas tutarız…
Ama insan işte… Dünyanın cazibesi ağır basar. En fazla yirmi gün sürer acımız. Sonra “Allah’ın takdiri” deyip hayatı kaldığı yerden yaşamaya devam ederiz. Unuturuz. Ya da unutmuş gibi yaparız. Bazen, sadece bazen hatırlarız.
Ölümü işimize gelmediği için ciddiye almıyoruz. Oysa durup düşünmek gerek. Çünkü ölüm, her an hepimizin kapısında.
Ben insanları seviyorum.
Bu şehirde ya da başka bir şehirde fark etmez.
İnsana, insan olduğu için değer veriyorum.
Birisi öldüğünde içim yanıyor. Çünkü ölen bir candır; bizim canımızdır. Keşke görünmez kazalar olmasaydı. Keşke kötü hastalıklar hiç var olmasaydı. Keşke yaşlılık insanı yavaş yavaş tüketmeseydi. Keşke çocuklar, süt kokan bedenleriyle toprağa girmeseydi.
Keşke savaşlar, kavgalar olmasaydı. İnsanlar barış ve kardeşlik içinde yaşasaydı.
Niye bu kin?
Niye bu garez?
Niye mal, mülk, hırs kavgası?
Niye birbirimizi ötekileştirmek, kötülemek?
Keşke insanlar önce güzelliği öğrenseydi. Önce sevmeyi… Hayata sevgiyle tutunmayı bilseydi. O zaman dünya çok daha yaşanılır olmaz mıydı?
Komşu komşuyu tanısa…
Yok olanın derdini, var olan anlayabilse…
Büyük küçüğüne şefkatle yaklaşsa…
Hayat daha güzel olmaz mıydı?
Topluma bakıyorum; çoğumuz bu hayatın içinde kendimize yer bulamıyoruz. Gençler bunalımda. Büyükler geçim derdinde. Aileler kaygılı. Sorunlar büyümüş, taşmış. Gülen yüzlerin çoğu sahte. Her şey bir hayal gibi… Ama silkelenip kendimize gelemiyoruz.
Oysa bir durup aynaya baksak, şunu görürüz:
Biz bu dünyada aslında bir hiçiz.
Ve hiç olmak, yok olmaya en yakın hâl.
Belki de yaşarken ölüyoruz.
İşte bu yüzden, yaşadığımız sürece hayata sevgiyle bakmalıyız. Mutluluğu ertelememeliyiz. Çünkü bu hayat gittiği yere kadar… Ama nasıl gittiği bizim elimizde.
Ölüm beni üzüyor.
Ağlatıyor.
Gözyaşı döktürüyor.
Kim olursa olsun…
Bu bir isyan değil. Haşa… Yaradan yaratmışsa elbette her şeyin bir hikmeti vardır. Ama sevdiğimiz, iyi ve güzel insanların birer birer aramızdan ayrılması, insanın yüreğini çok acıtıyor.
Belki de geriye sadece şu kalıyor:
Daha çok sevmek…
Daha az kırmak…
Daha çok anlamak…
Çünkü sonunda hepimiz aynı yere gidiyoruz.
Ve geriye, yalnızca kalplerde bıraktığımız iz kalıyor.

